İntihar olaylarında kişilerin kendilerini koruması ve bunalımdan kurtulması tek taraflı bir çaba ile olmaz. Burada her kese ve her kesime iş düşmektedir. Bu, bir nevi ekip işidir. Bunları şöyle açarak sizlerle paylaşmak istiyorum.
* Ülkemizde, kırsal kesimden kopup kente göç eden ailelerin şehir hayatına uyum sağlamakta güçlük çektikleri bilinen bir gerçektir. Başta yaşanan maddi sorunlara, daha sonra bölgelerinde yıllarca uygulanan örf, adet, töre ve gelenekler de eklenince aile içinde hem büyükler hem de çocuklar arasında sorunlar yaşanmaya başlar. Çocuklar kent ortamına çok çabuk ayak uydururken, büyükler uyum sağlamakta zorluk çeker. Kendi aralarında sorunlar yaşadıkları gibi çocukların yaşantılarına müdahale ederek onları da engellemek isterler. Daha modern düşünen ve o yaşama ayak uydurmaya çalışan çocuklar, aile büyüklerinin engellemesi ile karşılaşınca buna daha fazla katlanamayarak çareyi ya evi terk etmek veya karşısına çıkan ilk insanla evlenerek bir an önce evden kurtulmak ister. Acele karar vermiş olduğu için ilk ilgi gördüğü kişiye bağlanmış ve belki de yanlış seçim yapmıştır. Ailesinde devamlı şiddet gören bu çocuklar aynı davranışı bu sefer kendi ailesi içinde de yaşar ve yaşatırlar. Başarısız olan diğer kesim ailesini daha büyük üzüntülere sürükleyerek onlardan intikam alma yolunu seçer. Kötü alışkanlıklara yönelir. Bulunduğu çevrede aynı sorunları yaşamış arkadaşlar edinerek onlarla birlikte alkol ve uyuşturucu alır veya satar. Kötü yola düşer. Kumar oynar, evde, okulda ve çevresinde terör estirerek, hırsızlık olaylarına karışarak, Polisle başı hep derde girer.
Buradan yola çıkıldığında, iş bulma umuduyla şehirlerdeki yaşama özlem duyan, buraların taşı toprağı altındır diye köyünü, evini, yurdunu, ailesini, anne ve babasını, eşini, terk edip gelenler bunun böyle olmadığını gördükleri zaman büyük bir çöküntü içine girerek bunalıma sürüklenmişlerdir. Bu zorlukların üstesinden gelemeyen ailelerde sorunlar yaşanmaya başlamış ve hatta aile içi facialar da meydana gelmiştir. Köylerinde, kasabalarında iş bulamayan, bu umutla şehirlere akın eden aileler buradaki ortama ayak uyduramadıkları için perişan olmuş ve bulunduğu çevreye de zarar vererek birbirinden farklı kötü olayların meydana gelmesine neden olmuştur. Böylece büyük şehirlerdeki yaşam gün geçtikçe zorlaşmaya başlamıştır. Öte yandan durmadan yapılan göçler, tüm ailesini köyden koparıp şehre getirerek köylerin, kasabaların nüfusları azalmış şehirler kalabalıklaşmış, nüfus kirliliği artmış, hizmet ve yaşam kalitesi iyice düşmüş, giderek artan sorunlara yenileri eklenerek maddi ve manevi kayıpların da doğmasına neden olmuştur. Özellikle İstanbul’un beş yüz elli yıllık tarihi dokusu yeni ve büyük yatırımlarla bozulmaktadır. Pek çok büyük kentlerde de bu böyledir. Hırsızlık, kapkaç, uyuşturucu, alkol, cinayet, terör olayları gün geçtikçe artış göstermekte ve günün birinde artık şehir hayatı çekilmez ve yaşanmaz bir hal alarak insanlar buraları terk ederek milyarlarca değerinde yapılan yatırımlar kullanılamaz hale gelecek ve bütün bunların hiçbir anlamı da kalmayacaktır. Oysa bu insanlar, bu imkânları kendi yaşadıkları kasaba ve köylerin de bulsalardı göç etmeyecek, yurtlarını terk etmeyecekler, yaşantılarını kendi bölgelerinde gelenek ve görenekleri, törelerini bu yörelerde sürdürmeye devam edeceklerdi. Bu güne kadar siyasi amaçlarla büyük şehirlere yapılan yatırımları geçici bir süre erteleyerek buradaki halkın yaşam kalitesini arttırmak için kasaba ve köylere kaydırarak büyük şehirlere göç önlenirse yaşadığımız kötü olayların sayısı gün geçtikçe azalacak ve bu karmaşa ortadan kalkacak veya en aza inecektir diye düşünüyorum ve bunun bir an önce hayata geçirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde bu yara daha da büyüyecek maddi ve manevi kayıplar beklenenden yüksek olacaktır. Eğer bu gerçekleştirilirse şehir halkı huzur bulacak o zaman büyük şehirlere yapılacak yatırımlar da önem kazanacaktır. Gelişmiş ülkeler de bu yöntemle sorunlarını çözmüş ve şehirler kadar kasaba ve köylerin kalkınmasına da özen gösterilmiş ve böylece kötü olayların önü kesilmiştir. Bir söz vardır, aç insana para vererek veya onun önüne yemek koyarak açlığını giderebiliriz ama onu hazıra ve kolay alıştırmış oluruz oysa ona balık avlamayı da öğretmemiz gerekir. Böylece aç kalmamayı da öğrenir. Kendi yöresinde bu imkânı bulanlar evini ve yurdunu asla terk edemez.
*Müslüman bir ülkede yaşıyoruz. İnsanların dinini öğrenmesi ve bunun bilinmesi bir yobazlık değildir. Özellikle doğruyu ve yanlışı bulmak için, dinin insan hayatında çok büyük önemi vardır. Bu bilgisizlik yüzünden başkalarının huzuru bozulmakta, canları acıtmakta ve hatta bu yüzden ölümler olmaktadır. İnsanların huzuru bozulmuştur. Dünyada din neden vardır ve olmalıdır, önce bunun bilinmesi gerekir. Ailelerimizin çoğu dinini anne ve babasından, okuduğu bir tür kitaplardan, Televizyon kanallarındaki yayınlarından veya etraftan biliyormuş gibi görünen aslında bilgisiz kişilerin yalan yanlış anlatımlarıyla öğrenmişlerdir. Maalesef çocuklarımız dinini cahil insanların kulaktan duyma sözleri ile öğreniyor yanlış bilgilerle büyüyorlar, ya da dini bilgisi siyasi amaç olarak kullanan kişilerin yanlış ve hatalı yorumlarıyla küçücük kafaları karıştırılıyor. Bunun önüne geçmenin tek yolu çocukların gerçek din bilgisini ilköğretim okullarında bu işin uzmanı öğretmenler veya buralarda görevlendirilmiş din adamları tarafından verilmedir. Doğru insandan doğru bilgileri alan bu çocuklar bilinçlenecek, atacakları her adım için kendilerini sorgulamak ihtiyacı duyacaklardır. Vicdanının sesini dinleyecektir. Din, insanların dünyada kimseye zarar vermeden, kimseyi incitmeden, huzur ve saadet içinde yaşamaları, bunun karşılığında da cennet ve cehennemin olduğunu Allah’ın peygamberler aracılığı ile bize gönderdiği ve uyguladığı sistemin, bir inancın şeklidir. Bu sistem, bizim yaşantımızı şekillendirir, sorumluluk verir. Hakkı bulmaya, hem bize hem de bizden sonra geleceklere örnek olmaya çağırır. Güzel nesiller yetiştirmek için önce iyi örnek olmak gerekir. Ruhsaldır, bedenseldir, görseldir ve evrenseldir. Hz. Muhammet son peygamberdir, en son ve en yüce dindir. Kitabı Kuran ı Kerim dir. Dünya hayatı sayılı günlerden ibarettir. Bu rüya bittiği zaman, hayat da son buluyor. Asıl yaşam ebedi olan ölümden sonraki dönemdir. Giden geri gelmiyor. Fatih Sultan Mehmet’ler, Yavuz Selimler, Kanunî Sultan Süleyman’lar ve Atatürk’ler geri gelmiyor. Yahya Kemal Beyatlı “Sesiz gemi” Şiirinde bunu çok güzel mısralarla anlatmıştır.
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule bir gemi kalkar bu limandan
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, nede bir kol
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli
Biçare gönüller, ne bir son gemidir bu
Hicranlı hayatın ne di bir matemidir bu
Dünyada sevilmiş ve sevilen nafile bekler
Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden
Dünyada giderek artan bu olayların nedenlerini sıralayacak ve bunlara yenilerini ekleyecek olursak, başta insanların dini inançlarının giderek zayıflamasından ve dini istismardan, eğitim kalitesinin düşmesinden, üniversitelerin yetersizliğinden, işsizlikten, namus kavramı ve cinsel istismardan, çıkar çatışması, silah gibi kesici ve öldürücü aletlerin kolayca temininden, uyuşturucu ve alkol gibi kötü alışkanlıkların tüketiminin artması ve önüne geçilememesinden, trafik teröründen, şehir hayatının giderek zorlaşması, stres ve aşırı yoğunluğundan, İnsan sağlığını olumsuz yönde direk etkileyen kaçak gıda maddelerinin üretimi ve satılması, kontrol edilmemeleri, sağlıksız bir neslin yetişmesinden, hırsızlık ve kapkaç olaylarının artması ve insanların bu korkuyu yaşamasından, insanların bilinçsizce tüketime yönlendirilmesi bile hayatı olumsuz yönde etkileyen nedenler arasına girmektedir. Bu olayların tamamı din ile ilgilidir. Yaşamı bu çarpıklıklar içinde sürdüren insan artık sabrını kontrol edememekte ve ufak bir olay karşısında kaba kuvvet kullanarak tepkisini göstermektedir. Bunu fırsat bilenler de özellikle maçlarda, yürüyüşlerde, toplantılarda çoğunluğu oluşturdukları ve tek bir ses yerine kitle halinde olduklarında bundan cesaret alarak tepkilerini göstermektedirler. Dinde bile ilgili kurumlar ayrı, ayrı fikirler ortaya atılarak insanların kafası iyice karıştırılmakta ve gerçek anlamda dinden uzaklaştırılarak doğru ve yanlış konusunda çelişki yaratmaktadırlar. Oysa en önemli olan bu konuda ortak hareket edip tek ses olmalı insanların yanlış şeyler düşünmesi engellenmelidir.
Canlılar doğar, büyür ve ölür. Dünyada, tıpkı biz canlılar gibi kâinattaki yaşamını sürdürüyor, o da bizle beraber yaşadıklarımızı yaşıyor, bizlerle beraber çile çekiyor, tek uğraşı biz insanlara ve tüm canlılara yararlı olabilmek için çaba sarf ediyor. Ama biz onun kıymetini bilemiyoruz. Yarın bize isyan edecek. Bu güne kadar bize verdiklerini artık veremeyecek. Bizi besleyemeyecek, su ihtiyacımızı karşılayamayacak ve bizi artık koruyamayacak. Herkes kendi sonunu kendi hazırlar. Bizlerde öyle yapıyoruz, bu yüzden dünyada bize uymak zorunda kalıyor ve yavaşça, eriyerek kendini yok ediyor sonunu hazırlıyor. Başka bir dünya yok. Bunların önüne geçilmediği takdirde o gün gelecek herkes ölümü tattığı gibi dünyada bir gün bu sonu yaşayacaktır.
Yazımın içindede belirttiğim gibi milyonlarca sperm yumurta ile birleşmek için ölüm kalım mücadelesi verirken onlardan sadece bir tanesi hedefine ulaşıyor. O da sizsiniz. Bunu Allah böyle olmasını istediği için sizi seçmiş, kardeşleriniz daha doğmadan ölmüş ve siz dünyaya gelmişsiniz. Bu şansı şartlar ne olursa olsun en iyi şekilde değerlendirmek sizin elinizde. Neden kendimizi sorgulamıyoruz. Bu dünyada neye varız? Görevim nedir? Neleri yapmalı, neleri yapmamalıyım. Doğrularım ve yanlışlarım, sorumluluklarımız nedir ve bunu neye karşı yapmalıyım? Bunun için herkesin kendi içinde olması gereken bir adaleti, bir inancı olmalı. Bu inanç, atacağı her adımı ve yapacağı her hareket için kendini sorgulayacağından iyi olanları yapmaya, yanlış olanlardan da uzak kalmaya sevk eder. Yıllar önce yapılan hatalara insanlar, cehalet diyerek olayları bu şekilde yorumlardı. Ama şimdi, her türlü olanaklara sahip olduğumuz bu yüz yılda evlerimize kadar giren Televizyon ve buradan yayın yapılan kanallardan her şey canlı olarak gösteriliyor ve öğretiyor. Bizleri cahillikten kurtarmak için örnekler veriyor ama bizler yine bildiğimizi okuyor yanlışlıkları yapmaya devam ediyoruz. Demek cahillik değilmiş. Doğruları ve yanlışları bizlere tüm çıplaklığı ile göstermelerine ve anlatmalarına rağmen isteklerimizden, gururumuzdan, inadımızdan asla taviz vermiyoruz. Karşılaşacağımız ve yaşayacağımız problemleri bile, bile hataları yapmaya devam ediyoruz. İçimizdeki şeytana hizmet ediyoruz. İnsan kendi vicdanının sesini dinlemeli. Kandırılabiliriz ya da bizden her şey gizlenebilir, ancak, bütün bunları gören ve bir bilen olduğunu asla akıldan çıkarılmamalıdır ve bunun hesabı bir gün mutlaka verilecektir. Hiçbir şey gizli değildir. Hiç kimseden yardım da alınamaz, ne padişah ne imparator, nede bir devlet başkanı, burada herkes eşittir.
*Yaşantımızı etkileyen ve hayat akışımızı değiştiren başka faktörlerde vardır. Bazı şeyleri hep geri plana atıyoruz, oysa onlar, farkında olmadan bizleri ve beraberimizdekileri de fazlasıyla etkiliyor ve istemediğimiz olayları yaşamamıza neden oluyor. Bunu şöyle açabiliriz. Çocuklarımız her şeyi anne ve babadan, daha sonra yakınlarından, çevresinden, okulda arkadaşlarından, Televizyondan ve okuduğu kitaplardan öğrenir. Önce gözlemlerler ve daha sonra duyduklarını yeri geldiğinde kullanır ve uygular. Bir söz vardır bunun altını çizerek söylemek istiyorum. “Ne ekersen onu biçersin”. Bu söz, burada söylenmesi gereken en doğru ve yerinde bir sözdür. Her zaman her yerde söylenir ama yine de bazı huylarımızdan vaz geçmeyiz. Bir evde yıllarca süren kavgalar, kötü sözler, bağrışma ve yalanlar, huzursuzluklar varsa çocuklar da bunları gördüğü ve öğrendiği için büyüdüğünde de aynı şeyleri hem anne babaya, yakınlarına, hem arkadaşlarına çevresine hem de evlendiğinde kendi ailesine ve çocuklarına yapmaktadır. Onlara kötü örnek olmamak için bu davranışlardan kendimizi daima uzak tutmalıyız. Birde çocuk sahibi olamayan anne ve babaların durumunu bir düşünün. Neler çektiğini bir bilebilseniz. Sokakta oynayan çocukları nasıl bir heyecanla izlediğini görebilseniz, sanki kendi çocuğunu arar gibidirler. Çocuk sahibi olamamanın ezikliği ve üzüntüsü onlara adeta sorun olmuş belki de yuvadan gelecek bir haberi can kulağı ile beklemektedirler. Ona sahip olduklarında da nasıl bir özenle baktıklarına, kendi çocukları imiş gibi bağırlarına bastıklarına şahit oldunuz mu hiç? “Kolay bulunanın kıymeti yok, zor elde edilenin kıymeti çoktur” derler. Bu nedenle bazı aileler çocuk kıymetini bilmiyor olabilir ama madalyonun diğer yüzü ile balkıdığında aradaki farkı daha kolay görebiliriz. Belki buna sizlerde sahip olamayabilirdiniz.
Evini terk eden sahipsiz çocuklara gelince, sorunların en büyüğü ise bu çocuklara yeteri kadar ilgi gösterilmemesi, onlara sahip çıkılmamasındandır. Onlar denize bırakılmış birer mayın gibidirler. Nerede ve ne zaman patlayacakları belli olmaz. Bu, Ekonomik kalkınmanın en önemli faktörlerinden biridir. Bence, milyarlarca dolar değerinde yapılacak bir yatırımla eş değerlidir. Çünkü bu çaresiz ve başıboş çocuklar, yukarıda da bahsettiğim gibi her an kötü niyetli insanlar tarafından kendi menfaatleri için kullanabilir, çok değerli insanların ölmelerine, yine milyarlarca değerde yapılan yatırımlara zarar vermelerine ve en önemlisi devletin ve milletin huzurunu bozmasına neden olabilirler. Dünyada bunların canlı örneklerini görmekteyiz. Devletin en önemli görevlerinden biri, sahipsiz olan bu yavruları kötü emeller için kullanılmak üzere başkalarının ekmeğine yağ sürdürmeden onlara sahip çıkmasıdır. Siz gençler kötülerin tuzağına düşmeyin. İlgili kurum ve kuruluşlardan mutlaka yardım isteyin. Gönüllü aile dernekleri her zaman sizlere yardıma hazırdırlar. Şansınızı bir deneyin ve sonuna kadar mücadeleyi elinizden bırakmayın, bundan da asla kaçmayın. Önemli olan doğru adresi bulabilmektir. Sonunda kazançlı sizler olacaksınız. Herkes gibi sizinde yaşamaya hakkınız var. Anneler, babalar çocuklarınıza sahip çıkın onlara iyi örnek olun, küçük ama en önemli olanı da budur.
*Gözümüzden kaçan ve önemli olduğunu zannettiğim bir konu da, evlilik aşamasına gelen çiftlerin, yangından mal kaçırırcasına evlenmek istemeleri ve ardından yaşanan üzücü olaylar ve boşanmalar. Yetkililerin nikâh dairesinde çiftleri evlendirerek ellerine vermiş olduğu evlenme cüzdanı ile tüm işleri hallettiğimiz zannederiz, ama aslında ilk hata buradan başlamaktadır. Çiftler evlenmeye, yuva kurmaya karar vermiş olabilir ama onların buna hazır olup olmadığı bilinmemektedir. Aile içi eğitimleri, çocuk bakımı, eş ve iş ile ilgili durumları, ev tecrübelerinin ne kadar olduğu, çocukların psikolojik durumlarının buna ne kadar hazır olduğu bilinmeden böyle bir sorumluluk altına sokulması yatmaktadır. En sağlıklı olanı, bu evlilik cüzdanını almadan önce çiftlerin en az iki, üç ay haftada iki gün aile içi sorunlarında tutun, çocuk eğitimi ve bakımına, sağlık sorunlarında tutun, karı koca ilişkilerine kadar tüm sorunların tartışılacağı ve psikologlar tarafından, eğitilerek bilgi verildikten sonra alınacak evlilik sertifikası ile nikâh memurunun karşısına oturtulmalıdır. Bu mecbur kılınmalıdır. Verilecek iki veya üç aylık eğitimde yapılan anket sorgulamasında evlenmeye karar vermiş olan çiftlerin ileride kendilerine sorun olacak şeylerin tartışılması, bütün sorunlarının açığa çıkarılması ve bu konuda alacakları eğitimlerle bunu düzeltme yoluna götürülmesinde önemli bir rol oynayacaktır. Kadın ve erkek buradan almış olduğu eğitimle kendilerini daha güvenli hissedeceklerdir. Belki anneleri ve babaları onları yetiştirirken yanlış yaptılar ise aynı hatayı bir başkası çocuklarına yapmasın ve onlarda kendi çocuklarına. Bu hata işin tam başında engellenmelidir. O da bu eğitimden geçer diye düşünüyorum.
Olaylar neden patlak veriyor bu konu üzerinde biraz düşünelim ve yaşadıklarımızı gün ışığına çıkartalım. Birinci konu, artık kadınlarımız, Televizyon yayınlarından, tüm yörelere kadar ulaşan gazete, mecmua ve radyo aracılığı ile her konuda bilinçlendi tecrübe sahibi oldu. Köylerinden çıkarak şehirleri görmeye, göç ederek buralara yerleşmeye ve buralarda çalışarak kendi kazancını sağlayıp ekonomik özgürlüğe kavuştu. Okul görüp her türlü bilgiyi okumaya sonra kendini savunmayı öğrendi. Eve, ekonomik destekte de sağlamaya başlayınca işler yavaş, yavaş tersine dönerek, aile içinde söz sahibi olan erkekle, kadın arasındaki denge yavaş, yavaş bozulmaya başladı. Kadın, aynı zamanda erkeklerle aynı ortamda çalışarak, mücadele ederek, kendilerini dişilikleri dışında onlar gibi görmeye, hissetmeye ekonomik destekleri nedeniyle de yuvasına vermiş olduğu bu güçle evin reisi konumundaki erkeği ile kendini denk görerek onunla mücadele etme hakkını kendinde gördü. Hatta ömür boyu, aynı yastığa baş koymaya söz verdiği eşi ile çevresinde tanıdığı başka kişilerle arasında eşinin iyi ve kötü yönlerini görerek mukayese yapma imkânı buldu. Kendi ailesinden de destek alan kadın evinde bir anda eşiyle kendini aynı kefeye koymaya başladı. Hayat ve yaşam şartları artık müşterek dendi. Bu yüzden evde eşler bir birlerine yardımcı olmak zorunda bırakıldı. Böylece erkek ile kadın iş bölümü yaparak, gün geldi kadın erkeğinin işini, gün geldi erkek kadının işini üstlendi. “Yakında, erkeklerinde doğum yapması gerçekleşirse durum iyice karma karışık olacak dengeler tamamıyla değişmiş olacak.” Bu söz bir şaka gibi olsa da bir tarafta, ev işine alışık olmayan erkek kısa süren bu iş bölümünden yavaş, yavaş kopmak isteyince, tek başına yükü kaldıramayan kadın, eşi ile tartışarak sorunu çözme yoluna gider, çünkü artık kendinde o gücü görmektedir. Tek fark fiziksel güçtedir. Bu sorun gittikçe büyüyerek günün birinde rahatsız edici boyutlara ulaşır. Biri diğerine teslim olmuştur, kadın evin üstünlüğünü eline geçirmiş ve her şeyi o idare eder görünümü almış, erkek ise ikinci plana itmiştir. Bunu hazmedemeyen erkek eşine karşı şiddet uygulayarak yeniden kendini ön plana geçirmeye çalışır. Maddi durumları iyi olan ve iyi kazanlar buna çözüm bulmuşlardır ama çoğunlukta olan kesim ise yakınlarından destek da bulamayan eşler artık birbirlerini üzmeye başlamışlardır. Aslında bir birlerini severler ancak bir çatı altında iki baş bir birlerine söz geçiremedikleri için çıkmaza sürüklenirler. Fındıkkabuğunu dahi dolduramayacak küçücük bir olay çiftlerin boşanmalarına kadar götürmektedir. Bazen de çocukların hatırına kendilerine yani bir şans vererek bu evliliği devam ettirirler.
Önemli olan bir başka konu ise şudur, bazı gerçekler vardır ki bunlar istemeden ama korkup da başımıza gelenlerdir. Biz kaçarız o peşimizden gelir. Gelin, kaynana ve görümce sürtüşmesi. Çoğu zaman, oğlanın anası eve gelin geldiğinde kendi rahat edecekmiş gibi düşünür veya aklından öyle geçirir. Artık ona ev işlerinde bir yardımcı vardır. Evliliğin ilk yıllarında bu birlik ve beraberlik pek sorun yaratmaz, göze batmaz gibi görünür. Anne ve evin kızları yavaş, yavaş evin işlerinden ellerini, ayaklarını çekmeye başlayınca gelin kendini evde bir hizmetçi gibi görür, kullanılmış gibi hisseder. Bu yüzden gelin yeni kurulan yuvada gerçekleştirmek istediği bazı hayallerinin gerçekleşmediğini görünce yavaş, yavaş isyankâr olur. O ana kadar kendini frenleyen gelin tepkisini göstermeye başlar. Bunu fark eden oğlan anası gelinini oğluna şikâyete etmesiyle Gelin, kaynana ve hatta görümce anlaşmazlıkları böylelikle başlar. Tabii ki hep büyükler haklıdır. Büyüklere söz söylettirmek istemeyen erkek, karısı ile sürtüşmeye, bir birlerine söz geçiremeyince şiddetle bunu halletmeye çalışır ve böylece istenmeyen olaylar başlar ve şiddet işin içine girince kadın bohçasını aldığı gibi annesini evinin yolunu tutar, ya da her şeye razı olur boyun eğer. En kötüsü dayak yiyen kadın gururuna dokunan bu olayın etkisiyle ya kendi canına kıyar ya da kocasını terk eder ve hatta onu öldürebilir. Bu örnekler hep vardır ve var olmaya devam edecektir. Bir söz vardır. Ev, ev içinde olmaz. Her ailenin kendine göre kuralı vardır ve bu kurallar çoğu kez kanun gibidir. Bir evde ailelerin anlaşmazlığı yanında, büyüklerin kurmuş olduğu kurallara kendi kurallarını dayatmak onlara saygısızlık yapmakla aynı değerdedir. Yaşlılar yıllarca alışık olduğu düzenini bozmak istemez. Birinci hata buradan kaynaklanmaktadır. İkincisi ise, gelenek ve görenekler artık rafa kaldırılmıştır. Şimdi teknoloji kullanılmaktadır. Bu da maddiyattan geçer. Anne evinde çamaşırı, bulaşıkları elle yıkarken gelin makine da yıkıyor gibi çekememezlikler de bunun tuzu, biberi olur. Nedenlerini saymakla bitiremeyiz. Bu olaylar devamlı tırmanışa geçer. İnsanlar birbirleriyle iyice yüz göz olmaya başladı mı artık ok yaydan çıkmıştır. Bu yüzden yeni evliler mutlaka ve mutlaka ayrı evlerde oturmalı ve ailelerinden uzakta yaşamalıdırlar. Ekonomik nedenler dolaysıyla aynı evi paylaşmak durumunda olanlar ise düzenlerini kuruncaya kadar her iki aileden birilerinin fedakârlık yaparak bu tür anlaşmazlıklara girmemeye özen göstermelidirler. Yuva kolay kurulmuyor ama çok çabuk bozuluyor. Eşler bir birlerini sevdikleri halde bu yüzden boşanan pek çok aileler vardır.
İnternetten okuduğum bir Gelin/Kaynana ilişkisi ile ilgili bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Gerçekten hoşuma gitti ve sanırım sizlerde beğeneceksiniz. Yorumu sizlere bırakıyorum.
Ülkenin birinde yaşanmış bir olay. Bir genç kız evlenir, kocası ve kaynanası ile birlikte aynı evde yaşamaya başlarlar. Daha evliliklerinin başında iken gelin ve kaynananın araları açılır. Evin erkeği bu durumdan son derece rahatsızdır. Evde artan huzursuzluk yüzünden dayanacak gücü kalmayan gelin bir şeyler yapmak ve buna halletmek ister. Baharatçılık yapan babasının yakın bir dostunun yanına gider. Ona derdini bir, bir anlatır. Yaşlı adam bunu halledeceğini söyler ve ona bitkilerden bir karışım hazırlar. Bunu içinde yavaş, yavaş öldüren ve hiçbir kimsenin anlayamayacağı bir zehir olduğunu söyler. Bu karışımı üç ay boyunca kaynanasına içirmesini ister ve bu üç ay boyunca da on iyi davranmasını öğütler. Böylece hiç kimse gelinden de şüphelenmeyecektir. Genç kız söylenilenleri aynen uygulamaya başlar. Her gün en güzel yemekleri yaparak kayınvalidesine sunar ve ona mümkün olduğu kadar iyi davranır, hoş tutar. Her yemek içersine koyduğu zehirli karışım kayınvalidesinin öleceğini düşünürken bu davranışlardan son derece etkilenen kayınvalidenin gelinine karşı davranışları da değişir. Ona kendi kızı gibi davranmaya başlar. Bağrına basar. Artık evde barış rüzgârları esmeye başlamıştır. Bundan etkilenen gelin kız, bir anda kendini suçlu hisseder ve yaptığı yanlışı anlayarak bundan vaz geçer. Doğruca baharatçıya gider ve kayınvalidesine verdiği zehri temizleyecek yeni bir karışım yapması için yalvarır. Onun ölmesini istemez. Yaşlı adam bunun üzerine “Sana verdiğim sadece bir vitamindi, Gerçek zehir senin beynindeydi ve sen iyi davranışlarınla o nefreti sevgiye dönüştürdün” der ve genç kızın gerçeği görmesine yardım etmiş olur. “İşte bütün mesele bunu yapabilmekte.”
* Sağlıklı bir toplum yetiştirmeliyiz ve bunum tedbirlerini en kısa zamanda almalıyız. Son yıllarda ülkemizde ve hastanelerde yaşanan sağlık konusu ile ilgili olaylara bakıldığında daha yeni doğmuş bebeklerin ve ilkokul çağındaki pek çok çocuğun sağlık sorunlarıyla uğraştığını, aileleri perişan ettiğini, sağlıksız yeni bir neslin yaşam mücadelesi verdiğini göstermektedir. Bu da bize geriden gelen yeni neslin ileride maddi ve manevi çok daha büyük sorunları da beraberinde getireceğini göstermektedir. Sağlıksız toplumlardan verim alınamaz. Oysa yarınımızı emanet edeceğimiz çocuklarımızın daha sağlıklı ve gelecekleri aydınlık olmalıdır. Beslenmesinden, eğitimine, giyiminden, iş hayatına kadar bu çocukların ilgiye ihtiyacı vardır. Onlar bizlerin umutları ve yarınlarıdır. Önlerini iyi görmelidirler. Bunu sağlamak için ne gerekiyorsa yapılmalıdır. Yoksa daha kötü günler yaşanabilir ve ülkemiz ekonomik yönden daha büyük kayıplara düşebilir. Sağlık kadar önemeli olan ikinci konu ise onların eğitimleri ve iş garantileridir Her yıl Üniversiteye milyonlarca öğrenci sınava hazırlanır ve girer. Bunlardan sadece Dört yüz veya Beş yüz bini emeline kavuşur. Hatta bunun yarısından fazlası da zorunlu olarak istemediği bir bölümde okur. Çoğu okuldan mezun olduktan sonra iş bulamaz. Bu aşamaya kadar aile, varını yoğunu onun için harcar. Hele birden fazla çocuk sahibi ise? Üniversiteye girmek için dershanelere harcanan paraların ailelere çok büyük yük getirdiği de bilinen bir gerçektir. Bu uygulamanın en kısa zamanda düzeltilmesi gerekmektedir. Dershaneler yerine, Okullarda eğitim kalitesi arttırılmalı, çocukların mesleklerini daha orta öğrenimde belirleyerek yüksek eğitimlerini bu yöne kaydırarak iş bulma kolaylığı sağlanmalı ve özendirilmelidir. Bu terdirler alınmadığı takdirde yakın zamanda fabrikalarda iş yapacak kalifiye elemanı da bulanamayacak.
İşi kısaca şöyle özetleyecek olursak. İnsanlar hayatları boyunca kumar oynadıklarının farkında değillerdir. Okul seçiminden, iş seçimine, eş seçiminden ev seçimine ve hatta sağlık konusunda hep karşılaştığımız olaylarda karar verme durumunda kaldığımız zaman doğru veya yanlış yaptığımızı olayları yaşadıkça ancak anlayabiliyoruz. İşte bu aşamada her yanlış bizlere bazı şeyler öğretiyor ama bu da insanlara maddi ve manevi kayıplar yaşatıyor. Kaybettiğimiz değerleri ancak o zaman anlıyoruz. Örneğin mühendis olmak isterken bir iş yerinde çırak olabiliyor veya sağlığımız bozulduğu zaman sigarayı bırakmak durumunda kalabiliyoruz Ya da sevdiğimizi zannettiğimiz biri ile evlenerek kısa bir zaman sonra boşanabiliyoruz. Bir inat uğruna yolda giderken şu öndeki aracı bu hızla geçerim diyerek kazaya sebebiyet verebiliyor, ya da yaşamak için ev seçerken bir afette yıkılarak sokakta kalabiliyoruz. Ağır yemekler yedikten sonra sıkıntı çekerek keşke şunları yemeseydim diyebiliyoruz. Bu örnekler hep var ve var olmaya devam edecektir. İşte bütün bu yaşananlar ve verilen kararlar hayatın kumar olduğunun bir göstergesidir. Nerede hata yaptım da bunları yaşadım? Bu soruyu kendimize hep söylemişizdir. Şöyle bir geriye baktığımızda bu gerçekleri rahatlıkla görebiliriz. O halde bu hataları düzeltmek biz büyüklere düşer. Çocuklarımızın aynı hatalara düşmemesi için onlara yardım etmeli ya da bizler hata yapıyorsak onlara kulak vermeliyiz. Bazı hatalar bize telafisi mümkün olmayacak acı bir dersler verebilir. Keşke bunu yapsaydım veya yapmasaydım dememek için çok iyi düşünmeli ve acele karar vermemelidir. Büyükler tecrübe sahibi, küçükler bu günü yaşadıkları için iş işten geçmeden bazı şeylerin tedbiri alınabilir. İşte o beklenen zaman bu zaman. Mutlu olmak herkesin hakkıdır ve bunu yakalamak o kadar zor da değildir. Yeter ki bunu içten isteyelim. Başkaların haklarına saygı gösterelim. Mutlaka son kararı vermeden önce bir bilene danışalım. İnancımızı asla kaybetmeyelim. Göreceksiniz mutlaka başarıya ulaşacaksınız. Allahtan gelecek olanı da sabırla karşılayalım.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder